İnanmak İnsanın En Büyük Zaafı, Açığıdır
İnsan türü yalnızca düşünen bir canlı değildir; aynı zamanda inanmak zorunda olan bir canlıdır.
Bugün birçok insan inancı dinlerle özdeşleştiriyor. Oysa inanmak, dinlerden çok daha eski bir insan özelliğidir.
İnsanlığın ilk dönemlerinde hayatta kalmak için yalnızca fiziksel güç yeterli değildi.
Belirsizliklerle dolu bir dünyada yaşamak, geleceğe dair beklenti ve umut taşımayı gerektiriyordu.
Bir avcı sabah ava çıkarken başarılı olacağına inanmak zorundaydı. Toplayıcılık yapan biri yiyecek bulabileceğine inanmak zorundaydı. İnsan zihni, hayatta kalabilmek için umut üretmeye ve olasılıklara inanmaya programlandı.
Ancak insanı ayakta tutan bu özellik, aynı zamanda onun en zayıf noktalarından biri haline geldi.
Tarih boyunca bazı insanlar ve kurumlar, insanın inanma ihtiyacını fark etti. İnsanların belirsizlikten korktuğunu, ölüm karşısında anlam aradığını ve geleceği öğrenmek istediğini gördüler. Böylece bu ihtiyaç üzerine çeşitli inanç sistemleri, otoriteler ve güç yapıları inşa edildi.
Dinler elbette yalnızca bir kontrol mekanizması olarak ortaya çıkmadı. Tarihin farklı dönemlerinde insanlara aidiyet duygusu verdi, toplumsal dayanışmayı güçlendirdi ve ahlaki kuralların oluşmasına katkı sağladı. Ancak aynı dinler ve dini kurumlar zaman zaman siyasi iktidarların, ekonomik çıkarların ve toplumsal kontrol mekanizmalarının bir parçası olarak da kullanıldı.
Krallar, imparatorlar ve dini liderler çoğu zaman birbirlerinin meşruiyet kaynağı oldu. Tanrı adına konuştuğunu iddia edenler, milyonlarca insan üzerinde büyük bir otorite kurdu. İnsanların sorgulamaktan çok inanmayı tercih ettiği her dönemde, bu otorite daha da güçlendi.
Tarih kitapları din adına yapılan savaşlarla, baskılarla, ayrımcılıklarla ve sömürü örnekleriyle doludur. Bunun nedeni dinin kendisinden çok, insanın inanma ihtiyacının manipülasyona açık olmasıdır. Çünkü insanlar korktuklarında, yalnız kaldıklarında veya anlam arayışına girdiklerinde, kendilerine kesin cevaplar sunan yapılara yönelmeye eğilimlidir.
Bu durum günümüzde özellikle tarikatlar ve kapalı dini yapılar üzerinden açık biçimde görülebilmektedir. Birçok yapı insanlara önce aidiyet, huzur ve manevi destek vaat eder. Ancak zamanla bireyin düşünce dünyasını şekillendirmeye, ekonomik kaynaklarını yönlendirmeye ve hatta siyasi tercihlerini belirlemeye kadar gider. Sorgulamanın hoş karşılanmadığı, liderlerin eleştirilemez hale getirildiği ve mutlak itaatin beklendiği her yapı, maneviyattan uzaklaşıp bir güç organizasyonuna dönüşme riski taşır.
Burada sorun inanç değildir. İnsanların yaşamlarına anlam katmak istemeleri, ölüm karşısında teselli aramaları veya geleceğe dair umut beslemeleri son derece insani ihtiyaçlardır. Sorun, bu ihtiyaçların bazı kişi ve kurumlar tarafından sömürülmesidir.
İnsanlık tarihi bize şunu gösteriyor: İnanç tek başına erdem değildir. İnancın değerli olabilmesi için akıl ve eleştirel düşünceyle dengelenmesi gerekir. Hiçbir lider, şeyh, cemaat, ideoloji veya kurum eleştiriden muaf olmamalıdır. Çünkü sorgulanamayan her yapı, zamanla gücünü kötüye kullanmaya başlar.
Belki de modern insanın en büyük ihtiyacı daha fazla inanmak değil, daha fazla sorgulamaktır. Özgür bireyler korkudan değil bilgiden güç alırlar. Gerçeğe ulaşmanın yolu mutlak itaattan değil, meraktan, araştırmaktan ve soru sormaktan geçer.
İnsanlığı ileri taşıyan şey hiçbir zaman körü körüne inanmak olmadı. İnsanlığı ileri taşıyan şey, inanılan her şeyi gerektiğinde sorgulayabilme cesaretiydi.
Lütfen bu cesaretten korkmayın.
Selametle kalın.

Zafiyetimizi Kullanmalarına İzin Vermeyelim











